Oya Tekbulut ile By Way Of’un Tasarım Yolculuğu

Oya Tekbulut, By Way Of markasının arka planını ve tasarım felsefesini Brooklyn’de anlattı.

By Way Of’un kurucusu Oya Tekbulut ile New York’un Brooklyn bölgesinde bir araya geldik. Sohbetimiz, mühendislikten endüstriyel tasarıma, Kapalıçarşı’daki üretim kültüründen New York’taki yaratım süreçlerine kadar uzanan çok katmanlı bir tasarım pratiği etrafında şekillendi. By Way Of, hızlı modanın peşinden koşmak yerine kendi ritmini oluşturan, dijital çağın görsel kalabalığına karşı materyale, işçiliğe ve kişisel referanslara odaklanan bir marka olarak öne çıkıyor. Tekbulut’un tasarıma yaklaşımı, yalnızca estetikle sınırlı kalmayıp, üretimin her aşamasını önemseyen ve tasarımı bir düşünme biçimi olarak ele alan bir perspektiften besleniyor. Zamansızlık, zanaat, sezgi ve kavramsal düşünce arasında kurduğu dengeyi kendi sözleriyle dinliyoruz.

By Way Of’un doğuş hikayesini anlatır mısınız?

Hayatım boyunca tasarım okumak istemiştim. Küçükken veteriner olmayı düşünmüştüm ama zamanla “Ben endüstriyel tasarımcı olacağım” dedim. Ancak Sabancı Üniversitesi’nde malzeme mühendisliği ve metalürji eğitimi aldım. Tasarım fikri hep kafamın bir köşesindeydi. Üniversite yıllarımda mühendis olarak çalışmaya başladım ve tasarım eğitimi almazsam içimde kalacağını fark ettim. Bu yüzden yüksek lisans için başvurdum ve görsel sanatlar dersleri aldım. Sonrasında Pratt Institute’a başladım ve tasarım eğitiminin sadece teknik bir sistem değil, düşünce biçimini de dönüştürdüğünü anladım. Tasarım eğitimi, her şeye farklı bir gözle bakmayı sağlıyor. Neyi neden yaptığınızı bilmek, kararlarınızın farkında olmak önemli. Bu süreç, bireysel bir disiplin olarak yıllarca kendi bakış açınızı geliştirmenizi sağlıyor ve bu da girişimci ruhu olanlar için marka kurma yolunu açıyor.

Pandemi başladığında, annemin Kapalıçarşı’da bir takı atölyesi vardı. O da mühendis kökenliydi ama takı tasarımına yönelmişti. Pandemi döneminde üretmeye devam etmem gerektiğini hissettim ve New York’ta takı dersleri almaya başladım. Bu süreçte, endüstriyel tasarımın ölçeğinin değiştiğini fark ettim. Okulda öğrendiğim tasarım düşüncesini farklı bir materyal ve ölçekte uyguluyordum. Türkiye’ye dönmek zorunda kaldım, tam mezun olduğum dönemde dünya kapanmıştı. Kapalıçarşı’da bir ustanın atölyesine giderek takı yapımına başladım. Bu süreçte çıraklık yaparak işçiliği, materyali ve üretim süreçlerini öğrendim. Cloud yüzüğüm vardı, insanlar onu satın almak istiyordu ama nasıl üreteceğimi bilmiyordum. Bu süreçte Kapalıçarşı’da yaklaşık iki yıl boyunca eğitim aldım. Bu nedenle bugün üretim tarafını çok iyi bildiğimi düşünüyorum. By Way Of ismi de o dönemden beri vardı. Bir arkadaşım ile konuşurken tasarım yapmaya devam etmem gerektiğini söylemiştim. O dönemden itibaren “designing by way of jewelry” fikri ortaya çıktı. Takı aracılığıyla tasarlamak ve işbirlikleri ile üretmek fikri markanın DNA’sında yer alıyor.

Tasarım sürecinde kendinize koyduğunuz kurallar var mı?

En büyük kuralım, neyi neden yaptığımı bilmek. Bu bazen basit bir sebep olabilir; örneğin “Kırmızıyı sevdiğim için bunu yaptım” diyebilmek benim için yeterli. Kendime bir cevap verebiliyor olmam gerekiyor. Mühendislik geçmişimden gelen bir özellik olarak süreci fazla romantize etmiyorum, kararlarımın farkında olmayı seviyorum. Takıya hâlâ endüstriyel tasarım gözüyle bakıyorum. Benim için bunlar trend aksesuarlar değil, tasarım objeleri. Bu nedenle trendlerin peşinden gitmiyorum. Moda dünyasında ne olduğunu biliyorum ama marka kimliğimin bunun içine tamamen karışmasını istemiyorum. Her şeyi bir konsept üzerinden düşünüyorum. Örneğin Hoop koleksiyonu, insanların daha fazla halka küpe istemesiyle başladı. Ancak “hoop” fikrini sadece küpe ile sınırlamak istemedim. Bileklikler ve kolyeler de çember fikri üzerinden bir konseptle tasarlandı. Her koleksiyonun kendi içinde bir mantığı, bir sebep-sonuç ilişkisi var. Websitesinde kullandığım “engineered playfulness” tanımı, tasarımlarımda bilinçli bir oyunbazlık olduğunu ifade ediyor. Zıtlıkları seviyorum ve minimal ama cesur tasarımları bir arada görmek hoşuma gidiyor. Her işte küçük de olsa bir “friction point” arıyorum; ilk bakışta her şey hemen okunmuyor ama zamanla açılan bir tarafı oluyor.

Takıların yanı sıra dekoratif obje tasarımlarınız da var. Bu geçiş nereden doğdu?

Malzeme mühendisliği arka planım burada devreye giriyor. Farklı materyaller beni gerçekten heyecanlandırıyor. Daha önce Atölye Barb ile çalışmıştık. Halka bilezik yapmak istiyordum ama klasik materyaller yerine farklı bir şey arıyordum. Onlar da yumurta ve kahveden biyomalzemeler üretiyordu. Oradan Brunch Bangles çıktı. Camla çalışmak da benzer bir yerden doğdu. Cam boncuklu bir şey yapmak istiyordum ama hazır boncuk kullanmak istemedim. Eğer By Way Of cam kolye yapacaksa, o boncuğun da bize ait olması gerektiğini düşündüm. Cam sanatçısı Gözde Kartal ile çalışmaya başladık. İdealist tarafım hâlâ baskın. Bir şeyi hazır almak yerine bir sanatçının elinden çıkmasını tercih ediyorum. Dekoratif objeler de bu dürtüden doğdu. Bir fikir aklıma geldiyse onu denemem gerekiyor. Mumdan üretilmiş mumluklar, cam objeler… Hepsi materyali ve ölçeği deneme isteğinden kaynaklanıyor.

By Way Of, hızlı trendlerden uzak, zamansız bir çizgide ilerliyor. Bu duruşu korumak neden önemli?

Moda dünyasında trendler artık bir sezon bile beklemeden değişiyor. Küçük bir marka olarak o hızın parçası olamam. Üretim kapasitem yok ve buna niyetim de yok. Her şeyin bir karar olduğuna inanıyorum. Bazen sektörün hızı insanı düşündürüyor ama ben tam tersini hissediyorum. Bir şey fazla trend olduğunda onu yapmamaya daha çok yöneliyorum. Eylemsizlik de güçlü bir eylem. Yapmamayı seçmek de bir pozisyon. Kendimi hiçbir zaman çok trend objeler üretirken görmüyorum. Bazı şeyler değişiyor ama bariz trend hareketlerinden uzak durmaya çalışıyorum.

Sanat ile etkileşiminiz tasarım sürecinizde nerede duruyor?

Hepimiz benzer görsellere maruz kalıyoruz. Bu nedenle referansların özgün olması benim için önemli. Son dönemde ilhamımı daha çok sinemadan almaya başladım. Sinemanın dünyası bana çok etkileyici gelmeye başladı. Sergilere gidiyor, tasarım haftalarını takip ediyor ve okuyorum. Tasarım düşüncesi, bir yaşam biçimine dönüşüyor. Ancak son dönemde sinemanın bana verdiği ilham çok farklı. Daha atmosferik bir referans dili kurmaya başladım.

Kapalıçarşı ile New York’taki tasarım süreci arasında nasıl bir diyalog var?

Yılın büyük bir kısmını New York’ta geçiriyorum. Orada süreç daha düşünsel ilerliyor. İstanbul ise daha üretim odaklı. Kapalıçarşı’da üretmeye devam ettiğim için hammaddeler, ustalar ve üretim ağı orada. Bir fikri hızlıca test edebiliyoruz. New York tarafı daha kavramsal; araştırma, düşünme ve konsept geliştirme üzerine. İstanbul’a geldiğimde yoğun bir üretim temposuna giriyorum. Artık düşünme kısmını bitirmiş oluyorum ve direkt üretime geçiyoruz. Kapalıçarşı’yı çok seviyorum; oradan bir ürün çıkması benim için anlamlı. Ancak son dönemde bu iki dünya birbirine karışmaya başladı. Artık New York’ta da üretim yapıyorum ve özel siparişler alıyorum. Tasarım ve üretimin kopmaması bana iyi hissettiriyor.

“Zanaat”, “işçilik” ve “etik üretim” gibi kavramlar sizin için ne ifade ediyor?

Kapalıçarşı’da bir ürünün kimlerin elinden geçtiğini biliyorsunuz. Bir takıyı bazen yedi farklı insan yapıyor. O ürünün yolculuğunu bilmek benim için çok kıymetli. İnsanlarla çalışmayı seven biriyim. Ustalarla kurulan ilişki de işin önemli bir parçası. Bir ürünü dışarıdan aldığınızda nasıl üretildiğini bilmiyorsunuz. Ama ben her aşamayı biliyorum. Fiziksel bir ürün çıkarıyorsak bunun ciddi bir sorumluluğu var. Yer kaplayan, enerji harcanarak üretilen bir şey yapıyorsanız, onun gerçekten var olmayı hak etmesi gerekiyor. Bu benim en büyük motivasyonlarımdan biri. Bir ürünün sadece güzel olması yetmiyor; işçiliği, kalitesi ve tasarımıyla anlamlı olması gerekiyor. Bir ürün aslında bir ekosistemdir. Doğru yapıldığında hem uzun yıllar kullanılır hem de birçok insanın emeğini destekler.

Gelecek için tasarlamak istediğiniz ancak henüz hayata geçmemiş bir fikir var mı? By Way Of’u neler bekliyor?

Kendini neyi yapmayarak tanımlıyorsun sorusu burada da devreye giriyor. Çok trend olmaması gerekiyor. İyi yaşlanması lazım. Bir yüzüğe yıllar sonra baktığında hâlâ aynı hissi verebilmesi zor ama heyecan verici bir tasarım problemi. Riviera koleksiyonundaki zincir bilezikte de aynı yaklaşım vardı. Hazır zincir kullanmak yerine her detayını sıfırdan geliştirdik. Çok fazla el emeği ve Ar-Ge içeren bir süreç oldu. Bugün geldiğim noktada, neyi yapmama konusunda daha netim. Başta çekingen davranıyordum ama artık her şeyi yapmam gerekmediğini biliyorum. Gelecekte By Way Of’u neyin beklediğini tam olarak bilmiyorum ama ne yapmayacağını daha iyi bilen bir marka haline geliyor. Bu başlı başına tutarlı bir karar.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu