Aşk filmleri: Umut, eşitsizlik ve savaşın gölgesinde

Aşk filmleri, Moretti, Lee Chang-dong ve May el-Touky’nin eserlerinde umut, sınıfsal eşitsizlik, siyasal şiddet ve savaşın izleriyle yeniden yorumlanıyor.

Mostra’nın bu haftaki seçkisi, aşkı alışılmış romantik kalıpların dışına taşıyan üç dikkat çekici yapımı bir araya getirdi. Filmler, duygusal bağlılık ve cinsel arzuyu farklı perspektiflerden ele alırken izleyiciyi hem gülümseten hem de aşkın kişisel hayatla toplumsal gerçeklik arasındaki yerini sorgulatan bir anlatı kuruyor.

İtalyan sinemasının önemli yönetmenlerinden Nanni Moretti ile Güney Koreli yönetmen Lee Chang-dong, aşkın farklı yüzlerini kendi sinema dilleriyle ortaya koyuyor. Moretti’nin “Succederà questa notte”si duygusal bağlılığı neredeyse mutlak bir umut olarak ele alırken, Lee’nin “Possible Love”ı aşk ilişkilerinin sınıf farklarından, işsizlikten ve siyasal baskıdan bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

Cannes’da “Caro diario” ile En İyi Yönetmen, “La stanza del figlio” ile Altın Palmiye kazanan; Venedik’te ise “Sogni d’oro” ile Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülen Nanni Moretti, 1989’dan sonra ilk kez Altın Aslan için yarışıyor. Yönetmen bu filminde, önceki çalışmalarındaki politik ve toplumsal göndermeleri geri plana çekerek daha doğrudan, samimi ve hafif tonlu bir aşk hikâyesine yöneliyor.

Louis Garrel ile Jasmine Trinca’nın canlandırdığı çiftin ilişkisi, yıllara yayılan karşılaşmalar, ayrılıklar, kaçırılmış fırsatlar ve ertelenen mutluluklar üzerinden ilerliyor. Moretti’nin bakışında gerçek aşk, zamanın ve yaşanan başka ilişkilerin aşındıramayacağı bir bağ niteliği taşıyor. Bu yaklaşım, filmi romantik olduğu kadar ütopik bir noktaya da taşıyor.

Yönetmenin mizahi anlatımı, gündelik ayrıntılara verdiği önem ve karakterlerine duyduğu şefkat film boyunca belirginliğini koruyor. Moretti, kahramanlarının çelişkileriyle hafifçe alay etse de onları hiçbir zaman küçümsemiyor. Romantizmin zaman zaman saflığa yaklaşması da filmin bilinçli tercihlerinden biri olarak öne çıkıyor. Heteroseksüel arzuyu ve romantik melodramın sınırlarını açıkça ele alan yapım, aşkı yalın ve içten bir duygu olarak savunuyor.

Lee Chang-dong’un “Possible Love”ı ise aynı soruya çok daha sert bir toplumsal zeminden yaklaşıyor. İki evli çiftin hayatlarının kesişmesi üzerinden ilerleyen film, işsizlik, sınıfsal ayrıcalık, liberal kapitalizmin acımasızlığı ve sermayenin çıkarlarını koruyan siyasal güçlerin uyguladığı polis şiddetini hikâyenin merkezine yerleştiriyor.

İşten çıkarılan işçiler üzerine belgesel hazırlayan varlıklı sinemacı Yeji’nin çalışması, toplumsal eşitsizlikleri görünür kılarken özel hayat ile siyaset arasındaki sınırları da tartışmaya açıyor. Yönetmenin dünyasında ilişkiler yalnızca kişisel zaaflarla şekillenmiyor; ekonomik güvencesizlik, sınıf farkı ve devlet baskısı, aşkın yaşandığı en mahrem alana kadar uzanıyor.

Polisin grev yapan işçilere yönelik sert müdahalesi, filmde yalnızca arka plan oluşturan bir olay değil. Bu şiddet, karakterlerin ruhlarında kalıcı izler bırakan ve yaşamlarını belirleyen bir gerçeklik olarak anlatılıyor. Böylece film, aşkın toplumsal koşullardan ayrı, güvenli bir sığınak olarak var olup olamayacağını sorguluyor.

Moretti için aşk, bütün hayal kırıklıklarına rağmen insanın inanmayı sürdürebileceği son umut ve temel ütopya. Lee Chang-dong içinse eşitsizliklerle kuşatılmış bir dünyada kendini korumaya çalışan, ancak bu baskı altında saflığını yitirme tehlikesi bulunan yüce bir duygu. Biri aşkı dünyaya karşı savunurken, diğeri dünyanın aşkı nasıl yaraladığını gösteriyor.

Altın Aslan yarışına üçüncü filmi “Women Unknown” ile ilk kez katılan Danimarkalı yönetmen ve senarist May el-Touky ise aşkı savaşın ve toplumsal intikamın gölgesinde ele alıyor. Danimarkalı bir anne ile Mısırlı bir babanın kızı olan el-Touky, II. Dünya Savaşı’nın ardından Alman askerleriyle ilişki kurdukları gerekçesiyle işbirlikçi ilan edilen kadınların ortak deneyimlerinden yola çıkıyor.

Zengin bir ailenin yanında mürebbiyelik yapan Marie, ev sahibinin ölümünün ardından evin yeni hâkimi olma ihtimaliyle karşı karşıya kalır. Ancak savaş yeni sona ermiş, Danimarka toplumu yakın geçmişiyle hesaplaşmaya başlamıştır. Bu süreçte kadın bedeni, kolektif öfkenin ve cezalandırma arzusunun hedeflerinden birine dönüşür.

El-Touky, ilk uzun metrajı “Long Story Short” ve uluslararası alanda tanınmasını sağlayan “Queen of Hearts”ın ardından, bu filminde toplumsal dengeleri daha geniş bir çerçevede sorguluyor. Dekor, ışık ve mizansen bakımından özenli yapım; mesafeli, klasik anlatım diliyle etkisini artırıyor.

Marie karakterini canlandıran Mathilde Arcel ise korku ve utanç arasında gidip gelen genç bir kadının kırılganlığını güçlü biçimde yansıtıyor. Oyuncu, karakterin yaşama tutunma iradesiyle çaresizliğini aynı bedende buluşturuyor. Bu performans, en iyi kadın oyuncu ödülü için iddialı bir düzeye ulaşıyor.

Bu üç yapım, aşkı tek bir tanıma sığdırmıyor. Kimi zaman insanın dünyaya karşı koruduğu son umut, kimi zaman toplumsal baskıların altında ezilen karmaşık bir alan, kimi zaman da savaşın ve kolektif öfkenin hedefindeki kırılgan bir duygu olarak karşımıza çıkıyor. Aşk filmleri, bu farklı yollar üzerinden aynı soruya dönüyor: Aşktan kaçmak mümkün mü, yoksa herkes kendi koşulları içinde ona ulaşmanın bir yolunu mu arıyor?

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu