İstanbul Müzik Festivali’nde Uygarlık Düşleri
İstanbul Müzik Festivali’nde Beethoven ve Schubert’in eserleriyle uygarlık düşleri arasında gidip gelen bir deneyim yaşandı.
Geçtiğimiz akşam AKM’de düzenlenen İstanbul Müzik Festivali’nde, kendimi iki farklı Türkiye arasında gidip gelirken buldum. 125 yıllık köklü bir müzik geleneğini temsil eden Viyana Senfoni Orkestrası, Çek asıllı şef Petr Popelka yönetiminde Beethoven’ın 3. piyano konçertosunu seslendiriyordu. Piyanoda, Paris’te doğup Kanada’da yetişen, Çin kökenli Bruce Liu yer alıyordu. Salon tamamen doluydu ve müzisyenlerin yetenekleri dinleyicileri derinden etkiliyordu.
Beethoven’a neden “ses şairi” denildiğini düşünmeden edemedim. Bu konçertonun ana teması, orkestranın yaylıları ile piyano arasında gidip gelirken aklıma Atatürk’ü getirdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk, neden orkestralar kurdurmuş, konservatuvarlar açtırmış ve gençleri dünyanın dört bir yanına eğitime göndermişti?
Çünkü sanat, bir uygarlık seçeneğidir. Bu düşünceler aklımda dolanırken, Atatürk’ün kızlarının bilim, sanat ve spor alanındaki başarılarıyla gururlandım. Ardından eğitim hakkı için mücadele eden öğrenciler, haksızlığa uğramış gençler ve açlık grevindeki öğretmenler gözümün önüne geldi.
Beethoven’ın notaları yükseldikçe, ülkenin çelişkileri de zihnimde canlanıyordu. Bir yanda sanatın insan ruhunu özgürleştiren etkisi, diğer yanda özgürlük talep edenlerin cezalandırılması, gelecekleri ellerinden alınan gençler ve umutları çalınan bireyler…
Bruce Liu’yu ilk kez dinliyordum. Piyano performansı son derece duygusal ve romantikti; olağanüstü bir renk ve derinlik sunuyordu. Piyano ile orkestranın uyumu ve çelişkileri etkileyiciydi.
Konserin ikinci bölümünde Viyana Senfoni Orkestrası, Franz Schubert’in 9. Senfonisi’ni seslendirdi. “Büyük” olarak adlandırılan bu eser, zorluğu ve uzunluğuyla dikkat çekiyor; Schubert’in zarif hüznü, kırılganlığı ve yalnızlığı bu senfonide belirgin bir şekilde hissediliyordu.
Sahnedeki o hüzün ve derinlik, Viyana Senfoni Orkestrası’nın kusursuz icrası sayesinde içime işledi. Ancak dışarıda gençlerin geleceğine çöken karanlık da aklımdan çıkmıyordu.
AKM’de oturduğum koltukta, müziğin ruhumda yarattığı etkiyle, bir yandan sahnedeki müziği dinlerken diğer yandan sokaktaki olayları düşünüyordum. Geçtiğimiz pazar günü Taksim ve çevresi güvenlik güçleri tarafından abluka altına alınmış, insanlar evlerinden çıkamaz hale gelmişti. O sokaklarda nelerin yaşandığını kim bilebilirdi? Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin kültürel politikalarının bir yansıması olan festival sona ererken, salonda oturan genç kadınlar, erkekler, müzisyenler ve öğrencilerle birlikte bir uygarlık iddiası yükseliyordu. Aynı saatlerde ülkede yaşanan olaylar ise oldukça farklıydı; geleceğini savunan öğrenciler, hak arayan öğretmenler, açlık grevleri ve adalet talepleri…
Konser sona erdiğinde, ayakta alkışlayan kalabalığa baktım. Tüm baskılara ve umutsuzluklara rağmen salonlar hâlâ doluydu. Gençler hâlâ üretiyor, müzisyenler çalmaya devam ediyordu. Öğrenciler hâlâ soru soruyor, öğretmenler direniyordu.
Tüm bunlar bana şunu hatırlatıyordu: Artık konserleri, ister klasik müzik, ister caz ya da pop olsun, sadece bir sanat olayı olarak değil, ülkenin ruh halinin bir yansıması olarak görmeye başladım. Her bir konser, Türkiye’nin hâlâ vazgeçmediği uygarlık düşüne tanıklık etmemi sağlıyordu.
Beethoven ile Atatürk’ü, o usta solist ve müzisyenleri açlık grevindeki öğretmenlerle, Schubert’i haksızlığa uğrayan öğrencilerle bir araya getirmeden edemiyorum. Bir ülkenin gerçek gücü, onu yönetenlerin ellerinde değil, gençlerde saklıydı.
Örneğin Bilkent mezuniyet töreninde konuşan genç kız öğrencinin sözlerinde buldum bu gerçeği: “Temennim her çocuğun cinsiyeti, cinsel yönelimi, becerileri ve ilgi alanı ne olursa olsun, sevilerek, desteklenerek büyümesidir” diyordu. Kısa ama anlam dolu konuşmasında, okuluna “4 yıldır kapanmadan kalabildiği” için teşekkür etti ve “Diplomamın bir ömür benimle kalmasını temenni ederim” diyerek sözlerini tamamladı.




