Annelik Üzerine Tartışmalar: Kutsallık ve Bireysel Tercihler

Jessie Buckley’nin ödül konuşması, annelik ve bireysel özgürlükler üzerine yeni tartışmalar başlattı.

Yıl boyunca dikkat çeken yapımlardan biri olan ve edebiyat uyarlaması olan Hamnet filmindeki Agnes Shakespeare karakterini canlandıran Jessie Buckley, ödülünü “anneliğin o muhteşem kaosuna” adadı. Bu ifade, salonu alkışlarla doldururken, yeni bir tartışma ortamı yarattı. Buckley’in anneliği öven sözleri, onu yücelten ve tabuları yıktığını savunan birçok yazıya ilham verdi. Michelle Williams’ın 2020’deki Oscar konuşmasında, bu rolü üstlenebilmek için kürtaj yaptığını belirtmesi ve kadının “seçim hakkını” vurgulaması, Hollywood’un duruşu ile ilişkilendirilirken, Buckley ile anneliğin öneminin yeniden gündeme gelmesi, yerleşik algıları sorgulattı.

Modern dünyada kadınlar, iki uç arasında sıkışmış durumda: Ya annelik kutsanacak ya da bu rolü reddederek özgürleşilecek. Ancak, bir anne olarak bu iki modelin sunulmasına karşı çıkıyorum. Annelik ya da anne olmama durumu, bir model olarak ele alınmamalı.

“Muhteşem Kaos” Neyi Gizliyor?

Buckley’nin “muhteşem kaos” tanımı ilk duyulduğunda oldukça etkileyici görünüyor. Annelik romantizmi, bu kaosun arkasında yatan uykusuzluk, fiziksel ve ruhsal yorgunluk, kaygı ve kariyer fedakarlıkları gibi unsurları göz ardı ediyor. Rachel Cusk, “Annelik ne zaferdir, ne de hatadır. O, kaçınılmaz bir varoluşsal parçalanmadır” diyerek bu durumu özetliyor. Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir kadın için bu romantik tanımlamalar hiçbir anlam ifade etmiyor.

Clarice Lispector’un “Bir Tavuk” öyküsünde, yemek olması için öldürülmeye hazırlanan bir tavuk, son anda yumurtlayarak kurtuluyor. Ancak bu durum, tavuğun hayatının geri kalanında kayıtsızlık ve korku ile sürmesini sağlıyor. Öykü sonunda tavuk yine de öldürülüyor. Annelik kutsallığı, aslında geçici bir özgürlük yanılsamasıdır.

Modern seküler kültür, çocuk sahibi olmayı bir “ayak bağı” olarak tanımlarken, bu durum kadının varoluş mücadelesini sadece çocuk sahibi olmaktan “kurtulmak” üzerine inşa ediyor. Lispector’un öyküsünde tavuk, özgürleşmek için kaçsa da gerçek bir özgürlük yaşamıyor.

Hollywood’un Yeni Annelik Anlayışı

Anneliğin yeniden yüceltilmesi çabaları, düşen doğum oranları ve demografik kriz bağlamında da ele alınmalı. Ekonomik zorluklar, geçim kaygıları ve çocuklara yeterince destek olamama gibi etkenler, doğum oranlarını ciddi şekilde düşürüyor. Toplumun kendini yenilemesi için gereken doğum oranı birçok ülkede 2,1’den 1’e kadar gerilemiş durumda.

Bu noktada kadınları çocuk sahibi olmaya teşvik etmek gerekiyor. Macaristan, dört veya daha fazla çocuk sahibi olan kadınlardan ömür boyu gelir vergisi almıyor. Türkiye’de de doğum oranı 1,48’e düşerken, 2025 yılı “Aile Yılı” olarak ilan edildi. Ancak, bu teşvikler ve kutsallık söylemleri, doğan çocukların eğitim masraflarını ve iş gücüne katıldıklarında karşılaşacakları sorunları göz ardı ediyor.

Çocuk sahibi olmanın sadece doğurmakla bitmeyeceği gerçeği, kadınları zor bir ikilemde bırakıyor. İş hayatına dönen anneler, ya işlerinden ya da anneliklerinden fedakarlık yapmak zorunda kalıyor. Bu durum, kadınları bir “kaos” içinde hissettiriyor, ancak bu kaos kesinlikle “muhteşem” değil.

Erkek, aile ve devlet üçgeninde sıkışan kadınlar, kendilerini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Kadınların bakım yükü altına ezilmesi, toplumsal baskılar ve romantik tanımlamalarla birleşince, doğum oranlarının azalması hiç de şaşırtıcı değil.

Bireysel Özgürlükler ve Kutsal Annelik

Bir anne olarak, anneliği yüceltmek ya da kötülemek zorunda değilim. Kadınlar, her iki duyguyu yaşayabilir ve farklı seçimlere saygı gösterilmelidir. Taraf seçmek zorunda değiliz. Buckley’in görüşleri değişebilir, bizim de. Jessie Buckley, Elena Ferrante’nin “Karanlık Kız” romanından uyarlanan filmde, annelikten kaçan Leda karakterini canlandırmıştı. Leda, sadece “bir anne” olarak kalmak istemiyor, canlı bir dünyanın parçası olma arzusunu dile getiriyordu.

Bir insan, anne olmanın getirdiği sorumluluklardan pişmanlık duyabilir ya da doğurmamayı seçip bu karara hayıflanabilir. Özgürlüğünü özleyen de, çocuğuna olan fedakarlığı seçen de aynı kadın olabilir. Annelik deneyimi, kaos, sevgi, fedakarlık ve özgürlük gibi kavramların bir birleşimi olarak görülmeli. Kutsal annelik ya da anneliğin reddi yerine, her bireyin seçimlerine duyulan saygıyı masaya yatırmalıyız.

Anneliğin bir hizmet değil, bir deneyim olduğunu anlamak, kimliğimizi kaybetmemek adına önemlidir. Her kadının deneyimi eşsizdir ve seçim yapmak zorunda olmadığımızı bilmek, bu konuda farkındalık yaratmak gerekir. Sophie Mackintosh, belirsizliğin bir keşif alanı olduğunu vurgularken, annelik ve bireysel varoluş mücadelesinin karmaşık bir mesele olduğunu hatırlatıyor.

Ben, bir yandan anne olmayı seçen ama bunun getirdiği yüklerden vazgeçmek istemeyen bir kadın olarak, sürekli bir taraf tutmaya zorlanmak istemiyorum. İstersem anneliği yüceltirim, istersem doğurmama hakkımı kullanırım. Kendi hikayemde, kendimden başka kimseye hesap vermek zorunda değilim. Herkesin öyküsü ve seçimi farklıdır, bu nedenle sadece “kadın” olma gerçeği etrafında toplanmak bu kadar zor olmamalıdır. Annelik, bir tercih meselesidir ve bu tercih, gerçek, sancılı ama dürüst bir yol olmalıdır.

Annelik aslında sadece annelik.

Belki de en güzeli, tavukların da dişi sınıfına ait olduğunu hatırlamak. Sürekli doğuran bir kuluçka makinesi olmalarına rağmen, kutsal olarak görülmüyorlar. Oysa yaşam verme eylemi başlı başına harika bir kaos olsaydı, tavukları da el üstünde tutmamız gerekirdi. Yumurtlamayan tavuk, artık sisteme hizmet etmediği için öldürülüyor. Kutsallık değil, işlevsellik ön planda. Kümeslerinde topluca üretilen tavuklar, sistemi döndürürken, market raflarında en çok “serbest gezen” tavukların yumurtalarına rağbet ediliyor!

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu